2011 yılının Mart ayında başlayan Suriye İç Savaşı ve ardından gelen, hâlâ da devam eden göç krizinin dünyanın her yerinde radikal akımları güçlendirdiğini ve aşırılık yanlılarının hiç olmadığı kadar politikada söz sahibi olmaya başladığını hep beraber görüyoruz.

Fransa’da aşırı sağı temsil eden Marine Le Pen’in partisi Ulusal Cephe (FN) ilk turu geçerken, Almanya’da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Federal Meclis’e girebilen ilk aşırı sağcı parti olan İslam ve göç karşıtı Almanya İçin Alternatif (AfD) iyice gücünü artırdı. ABD’de de, ırkçı ve ayrımcı söylemleri ile bilinen tartışmalı işadamı Donald Trump’ın başkanlığı şaşkınlık yarattı. Dünyanın dört bir yanında radikal hareketlerin güçlendiği bu süreç, politik söylemler ele alındığında modern toplumların insan hakları temel değerlerine karşıtlıklar barındırsa da gittikçe dünyaya yayılıyor ve ne yazık ki kanıksanıyor.

Tabii bu işin bir de yolsuzluk kısmı var. Elbette aynı düzlemde yer aldıklarını söyleyemeyiz ancak tarihteki totaliter ve otoriter rejimlere baktığımızda bu sistemlerde yolsuzluk eğiliminin daha güçlü olduğunu söylemek mümkün.

Bu tür sistemlerin ister sağ ister sol tandanslı olsun, en üst mertebesinde devleti görürüz. Temel amacın devlet (hatta bazen de ordu, din vb. bir kurum) olduğu noktada toplumlar da siyasi kültür olarak itaat etme, boyun eğme gibi davranışlar gösteriyorlar ve sorgulamaya, eleştirmeye kapalı bir düzen hakim hale geliyor. Hatta Nazi Almanyası örneğinde bu durum yazar William Carr tarafından yazılan “Hitler: a Study in Personality and Politics” (Bir Kişilik ve Politika Çalışması: Hitler) adlı kitapta şöyle anlatılır: “Almanya’nın felaketi tek başına Hitler değildir. Alman felaketinin sorumlusu, bir Hitler yaratan ve kendi kaderini onun ellerine kendi isteğiyle teslim eden Alman halkıdır”. Genel olarak kurallar yüksek otorite tarafından belirlenir ve toplumun üzerine giydirilir. Güç tek merkezde ve kontrolsüz olduğu için korku hakimdir ve korku da hemen her zaman yolsuzluğu besleyen bir unsurdur.

Zaten o döneme dair yapılan tarihi araştırmalar da, Nazi Partisi’nin üst kademelerini bir araya getiren ve kamuoyu tarafından görmezden gelinen faktörlerden birinin yolsuzluk olduğunu açıkça gösteriyor. O dönemde, verilen çok değerli hediyeler, yöneticilerin aşırı zenginleşmesi ve benzeri durumlar gayet normal karşılanıyordu. Nazi savaş makinesi zaferler kazandıkça da işgal edilen ülkelerde yağmalanan hazineler, soykırımda öldürülenlerden ele geçirilen ganimetler Nazi Partisi’nde hiyerarşik olarak dağıtılıyordu.

Bunun yanı sıra Hitler’in Almanya’da zamanında medya gücünü elinde bulunduran patronlarla ayrı ayrı ve gizli olarak görüşmesi ve onlara kendi partisini desteklemeleri karşılığında kredi ve faiz borçlarını sileceği sözünü vermiş olması da tarihi bir gerçek. Peki bu para nereden geliyordu? Cevap net: Paralar Hitler’in iktidarında çıkarı olacağını düşünen sektörlerden gelen yardımlar ile toplanıyordu.

FRANSA’DAN ALMANYA’YA, MACARISTAN’DAN ABD’YE KADAR DÜNYANIN DÖRT BIR YANINDA YÜKSELEN TOTALITER LIDERLER VE HAREKETLER, YOLSUZLUK OLAYLARININ ARTIŞINA NEDEN OLABILIR.

OĞULLAR VE ENİŞTELER
Günümüze hızlıca dönersek, Trump şimdiden kimi kalemlerce ABD’nin bugüne kadar gördüğü en fazla yolsuzluğa karışmış başkan olarak anılıyor. Haziran ayında Maryland ve District of Columbia başsavcıları, ABD Başkanı Trump’ın anayasada yer alan yolsuzluk karşıtı maddeleri ihlal ettiği iddiasıyla soruşturma başlattı. The Washington Post’un haberine göre, Trump’ın kişisel şirket işleriyle hükümet işlerini bir arada yürütmesi yeni soruşturma dosyasının temelini oluşturdu. Savcıların, Trump’ın otellerine giren yabancı para kaynaklarını inceleme altına aldıkları da biliniyor. ABD Başkanı, göreve gelmeden kısa bir süre önce “çıkar çatışması” riski nedeniyle bütün işlerini oğullarına devrettiğini açıklamıştı. Ancak soruşturmayı yürüten savcılar bunun gerçek olmadığını ve Trump’ın şirket işlerinde hâlâ söz sahibi olduğunu öne sürdüler.

Ayrıca yolsuzluk kimi zaman ironik olarak muhalifleri veya rakipleri sindirmek için bir araç olarak da kullanılabiliyor. Kuzey Kore bu konuda oldukça sabıkalı bir ülke. Devlet Başkanı Kim Jong-un eniştesi ve ülke yönetimindeki en güçlü isimlerden Jang Sung-taek böyle bir yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınmış ve idam edilmişti. “Devlet aleyhine faaliyetlerde bulunacak gruplaşmalara gitmek, yolsuzluk ve hovardalık ile madde bağımlılığı gibi kötü davranışlarından” dolayı suçlanan Sung-taek Çin ile ilişkilerde kilit rol oynuyordu. Bazı kaynaklar Kuzey Kore lideri Kim Jongil’in kız kardeşi ile evli olan Jang’ı, perde arkasındaki asıl lider olarak görüyordu.

NE ÖNEMLİ, NE DEĞİL?

Peki medyanın bu konuda bir günahı var mı? ABD’deki 1969 seçimleri öncesinde ortaya çıkmış bir iletişim teorisi olan “Gündem Belirleme” (Agenda-Setting), oldukça büyük tartışmalara sebep olmuştu. Max McCombs ve Donald Shaw tarafından tasarlanan teori “Toplumun ne hakkında düşüneceğinin ve neyi önemli olarak algılayacağının kitle iletişim araçları tarafından nasıl belirlendiğini” inceliyor. Teori özet olarak Bernard Cohen’in “Medya çoğu zaman ne düşüneceğimizi değil, şaşırtıcı bir şekilde ne hakkında düşüneceğimizi söylemekte başarılıdır” sözüyle açıklanır.

TOTALITER, SORGULANMAYAN, DENETLENMEYEN BIR LIDERLIĞIN ETIK YÖNETIMINI DOĞRU BIR ŞEKILDE KURMASI VE YÖNETMESI NEREDEYSE IMKANSIZDIR. DÜNYA TARIHI BUNUN ÖRNEKLERIYLE DOLU DEĞIL MI?

Yani bu teoriye göre yolsuzluğun birincil bir sorun olarak görülmemesi ve toplumun başka şeylere daha duyarlı olması veya duyarlıymış gibi görünmesinde medyanın payı çok büyük olabilir. Diğer yandan zaten totaliter rejimlerde sorgusuz bir kabulleniş söz konusu olduğundan yolsuzluğa karşı bir duruşun ortaya çıkmaması şaşırtıcı olmaz.

Bunu kurumsal hayat temelinde düşünürsek etik kültürün de şirketin yönetim sistemiyle ilişkili olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Etik bir liderin rehberlik ettiği çalışma ortamı, etik değerleri ve iş ortamını da bu doğrultuda besleyecektir. Bir organizasyonda etiğe uygun kültürün kurulması etik liderlik ile başlar. Güçlü ve kararlı liderlik olmaksızın, etik kültürünün kurumda hakim kılınması imkansıza yakındır. Üstelik her girişim de başarısızlığa mahkum olacaktır.

Liderlik bir kurumda etik kültürünü yerleştirmek ve yaymak için çok önemli olsa da, asla yeterli değildir. Hele totaliter, sorgulanmayan, denetlenmeyen bir liderliğin etik yönetimini doğru bir şekilde kurması ve yönetmesi imkansızdır. Bu anlamda etiği bir organizasyonun faaliyetinin ve kültürünün parçası yapmak için, etik yönetiminin her zaman yeterli kaynaklara sahip olması ve sınırlarını aştığında liderlerin de dizginlenebileceği yönetim yapıları kurması gerekmektedir. Kısacası, demokrasisiz bir yapı veya kurum, yolsuzluğun dibini illa ki görecektir…


Cansu Kızılkaya,

Etik ve İtibar Derneği – TEİD, İletişim Uzmanı

 

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.