“Bilen konuşmuyor, bilmeyen sormuyor ve soru sorana cevap verilmiyor” diye yazıyordu Primo Levi “Bunlar da mı insan” adlı kitabında. Nazi Almanyası zulmüne en yakından şahit olan isimlerden Primo Levi 1944-45 yılları arasında mahkum olarak bulunduğu Auschwitz Toplama Kampından kurtulmayı başaran ender insanlardan.

Levi kendi ile kampa gönderilen 650 İtalyan Yahudisinden hayatta kalmayı başaran 20 kişiden biri oldu. 24 yaşında girdiği toplama kampında yaşadığı tüm acımasızlıkları, vahşeti ve cehennemi anlattığı kitabında  Levi’nin bizlere verdiği çok önemli mesajlar var.

Levi’nin Toplama kamplarının varlığı konusunda Alman Halkının neler bilip bilmediği konusunda kendisine yöneltilen sorulara verdiği cevap ise şöyle: “Çeşitli bilgi olanaklarına karşın, Almanların büyük bir bölümü, bilmek istemediği daha doğrusu bilmemeyi istediği için bilmiyordu. Hitler Almanya’sında özel bir tutum yaygındı: Bilen konuşmuyor, bilmeyen sormuyor ve soru sorana cevap verilmiyordu. Ağzını, gözlerini ve kulaklarını kapatarak, kapısının önünde olanları bilmediği, dolayısıyla suç ortağı olmadığı yanılsamasını kuruyordu kendine.”

Elbette Almanlar kampın varlığından haberdardılar. Sonuç olarak rejime muhalif olan veya rejimce düşman olan herkes öyle veya böyle kamplara yollanmışlardı. Komünistler, Yahudiler, eşcinseller, liberaller, çingeneler… Üstelik bunların bir çoğunun da mallarına el konulmuştu. Sadece Almanlar değil ama Avrupa’da işgal edilen bütün halklar bu kaybolan insanlara ne olduğu konusunda bir şeyler bilmeliydiler. Sonuçta insanlar ortadan kayboluyordu. Özellikle Almanya başta olmak üzere Avrupa’da da birçok ülke vatandaşı Yahudilere yapılan zulümlere yakından şahit olmuşlar ve bazen de işbirlikçi olarak katılmışlardı.

Fakat yine de kampların içerisinde yapılan canavarlıkların boyutları hakkında genel olarak kimsenin fazla bir bilgisi olmadığı konusunda tarihçiler hemfikirler. Sonuçta Nazi Almanyası yönetimi de acımasız ayrıntıları gizlemek konusunda başarılı teknikler uyguluyordu. Özellikle kavramların içi boşaltılarak anlaşılmaz hale getirilmeleri sağlanıyor ve çoğu zaman da sinsice farklı kelimeler kullanılıyordu. Mesela resmi yazışmalarda  imha veya öldürülmesi denmiyor “nihai çözüm” kelimesi kullanılıyordu. Sürgün denmiyor “aktarım” deniyordu. Gazla öldürmek yerine ise “özel muamele” deniyordu.  Fakat kampların varlığını bilmeyen ve onları tatil köyü sanan bir tek Alman yoktu. Sonuçta kamplara giden yollarda kasabalar vardı. Tren yollarında çalışan belki on binlerce Alman bulunuyordu. Bunlar insanların trenlerle berbat koşullarda kamplara “aktarıldıklarını” görmemiş olamazlardı.  Hatta 1944 tarihli bir genelgede şunlar yazıyordu: “Özellikle yaya aktarımları sırasında, örneğin istasyondan kampa göz ardı edilemeyecek sayıda tutuklunun yolda öldüğü ya da bitkinlikten bayıldığı saptanmıştır… Halkın bu tür olayları öğrenmesini engellemek olanaksızdır.”

Levi Alman halkını soykırımdan dolayı suçlu bulup bulmadığı konusundaki bir soruya ise: “Bilmek ve başkalarının bilmesini sağlamak, Nazizm’den uzaklaşmanın bir biçimiydi (kaldı ki çok tehlikeli değildi); bir bütün olarak Alman halkının buna başvurmadığını düşünüyor ve bu bilinçli görmezlikten gelme tutumundan ötürü yüzde yüz suçlu buluyorum.” diye cevap veriyordu.

Aslında benzer bir durum yolsuzluğun veya etik dışı davranışların yaygın olduğu iş dünyası için de geçerli olabilir mi? Çoğu zaman insanlar yolsuzlukları bilseler bile gözlerini kapayarak ya da sessiz kalarak bu suça ortak oluyorlar. Şirkette yanlış giden şeyleri, belki yöneticilerin korkusundan belki iş arkadaşları ile bozuşmamak için belki de daha fazla para kazanabilmek için derin bir sessizlikle karşılıyorlar.  Hatta çoğu zaman kendilerini bu yanlış giden şeyler konusunda ikna etmeyi bile başarıyorlar. “ Ben yapmıyorum sonuçta”, “Yahu adamın da bu para hakkı”, “İşleri yürütmek lazım bu mobbing sayılmaz” veya “Sektörün genel işleyişi böyle”  gibi söylemler ile yapılan her türlü etik dışı eyleme kendilerince bir bahane buluyorlar. Hatta bazen tıpkı Almanlar gibi yapılan etik dışı eylemleri farklı isimler ile süslemiyorlar mı? Rüşvetin ismi “bahşiş” veya “komisyon”, Mobbing’in ismi “işi öğretmek” olmuyor mu?

Belki bir şirkette etik dışı davranışta bulunanlar sadece belli sayıda insanlar fakat sessiz kalan çoğunluğun bu yolsuzluklara onay verdiği bir gerçek. Evet belki bu insanlar yolsuzluk yapmıyorlar ama engellemeye de çalışmıyorlar. Gerçekleşen suistimalleri görüp günlük çıkarları için sessiz kalıyorlar.  İşlerin yanlış gittiğinin farkındalar. Fakat işlerini kaybetme, para kaybetme veya terfi alamama korkusu yüzünden susuyorlar. Peki bu sessizliğin sonu ne oluyor? Elbette hiçbir zaman iyi bitmiyor. İçlerindeki canavarlara sessiz kalan Almanlar işgale uğramış, acılar çekmiş ve milyonlarcası da hayatını kaybetmişti. Yolsuzluğun bir nevi kronik hale geldiği şirketler ise bir süre sonra kısa vadeli kazançlarına rağmen uzun vadede büyük kayıplar yaşamış hatta bazıları da yok olmuşlardı.  Bu tür bir yok oluşa Enron örnek verilebilir.  Binlerce çalışana sahip Enron’da birçok çalışan yapılan etik dışı faaliyetleri fark etmiş fakat bunu ifşa etmemiş ve sessiz kalmıştı. Sonuç ise Enron’un 67 milyar dolar zarar ile batması olmuştu.

Peki çözüm nedir? Çözüm etik dışı davranışlara ne olursa olsun ve kimden gelirse gelsin karşı çıkmakla bulunabilir. Sessiz kalmamak. Sorunlarla yüzleşmek bazen risk almak ve kötülük karşısında pasif durmamayı gerektirebilir. Hatta bazen de bedel ödemeyi. Çözüm kısaca Nazi Almanya’sında  kadın ve çocuklarla dolu vagonlar imha kamplarına giderken başını öbür tarafa çeviren yığınlar gibi davranmamaktan ve önümüzde yapılan yolsuzluklara bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek göz yummamaktan geçiyor. Yani bilenin konuşması, bilmeyenin sorması ve soru sorana cevap verilmesi.

Primo Levi’nin sıradan kötülüğü betimlemek için söylediği cümleyi de hiçbir zaman unutmamak gerekiyor:  “Canavarlar var. Fakat gerçek bir tehlike yaratmak için sayıları çok az. Daha tehlikeli olan sıradan insanlar; inanmaya hazır ve sorgulamadan harekete geçen.”


Ali Cem Gülmen, TEİD Araştırma Direktörü

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.