Size üç adet sayı verildiğini, bu sayıların 2-4-8 olduğunu ve aralarındaki ilişkiyi gösteren kuralın sorulduğunu düşünelim. Cevabınız ne olurdu? Sayıların 2 ile çarpılması mı? Her bir sayının kendisi ile toplanması mı? Peki, 5-10-24 sayıları bu kurala uyuyor mu?

Bu soruları ilk olarak 1960 yılında İngiliz psikolog Peter Wanson gerçekleştirdiği deneyin katılımcılara soruyor. Verilen cevaplar ise günümüzdekilerle hemen hemen aynı, pek değişmiyor. Katılımcılar kendilerinden emin bir şekilde kuralı tahmin etmekten ve kendi hipotezlerini oluşturmaktan çekinmiyor. “Kural, ardışık çift sayılar”, “Çok basit, sayıların iki ile çarpılması”, “Ardışık, iki ile artan sayılar”… Katılımcılar kimi zaman oldukça karmaşık hipotezlerini üretirken sürekli onları doğrulamak için örnekler sunuyorlar. Fakat neredeyse hiçbir zaman onları çürütecek örnekler seçmiyorlar. Oysa 10-20-19 gibi bir örneği doğrulama amacıyla seçselerdi, belki de kuralın herhangi bir artan sayı serisi olduğunu tahmin edebilirlerdi!

Wanson, beynimizin bize kurduğu minik tuzaklardan olan bu durumu Doğruluk Sapması (Confirmation Bias) olarak adlandırıyor. Doğruluk Sapması ise kısaca, bir fikir hakkında olumlu bir görüş oluşturduktan sonra bu görüşle çelişecek bilgilere değer vermeme anlamına geliyor. Sigara paketleri üzerinde yer alan “Sigara içmek size ve çevrenizdekilere zarar verir” gibi ifadelerin tiryakileri etkilememesi, hatta onlara daha fazla sigara içmeyi arzulatması tam da bundan kaynaklanıyor. (Martin Lindstrom, Buyology)

Doğruluk sapmalarıyla insanlar kendi fikirlerini ve doğrularını adeta çocukları gibi sahiplenir ve korurlar. Bu durumda insanlar sadece nasıl bakıyorlarsa öyle görmüyorlar, daha da ileri giderek, gerçekleri çarpıtarak kendi inançlarına uyduruyorlar. Yani kişinin veya bir topluluğun zihniyetini, mantık yürüterek veya bilimsel kanıtlarla değiştirmeye çalışmak; çoğu kez onların zihinlerinde arzu edilenin tam tersi bir düşünceyi perçinliyor. Bu doğrultuda bir organizasyonda yer alan insanlara sadece bir “doğru” dayatmak, önüne geçilmeye çalışılan risklerin yanında daha büyük riskler de yaratabiliyor. Çünkü insanlar verilen “doğru”yu kendi kurallarına uydurma eğiliminde düşünüyorlar. Herkesin kendi kurallarının işlediği bir organizasyonda ise bir bütünlük sağlanamadığı gibi, ikilemler daha ortaya çıkmadan etik zayıflamalar gerçekleşiyor.

Sonuç olarak, bizler doğruluğu muhakeme ederken bildiklerimizi ve inançlarımızı sürdürerek kimi zaman hatalar ve etik dışı seçimler yapabiliyoruz. Başka doğruların da olabileceğini kabullenmenin “dönek”lik olarak adlandırıldığı bir toplumda bunu başarmak biraz zorlaşsa da; belki de doğruluk sapmalarını önlemenin yolu etik davranmayı öğrenmekten önce, etik düşünmeyi öğrenmekten geçiyor.

 

Yazar: Dila Küçükali

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.

 

Kaynakça: