Yaşanan Korona Virüs Salgını, çeşitli bakış açıları ile hemen her gün yeniden yorumlanıyor. Camus’nün “ölüm bir istatistik ve devlet işi oldu mu, dünya işleri artık iyi gitmiyor demektir” sözünde olduğu gibi, ilk altı ayın sonunda görünen o ki işler halen iyi gitmiyor.

Konuşulması gereken çok şey var ama sosyolojik düzeyde ortaya çıkan zafiyetleri önceliğe almakta yarar var.  Zira salgının yarattığı toplumsal görünüm, hem çok daha köklü bir biçimde incelenmeyi gerektiriyor hem de ders alınarak gerekenleri yapmayı.

Esasen, bugün yaşanan COVID göz göre göre, tüm uyarılara rağmen geldi. Dünyanın bir salgın tehdidi ile karşılaşacağı defalarca dile getirilmişti. Yalnızca virüs için değil pek çok diğer tehdit için de uyarılar yapılmıştı ama devletler var olan geleneksel tehdit algılarını değiştiremedi.

Güvenilir uluslararası kurumlar tarafından hazırlanan raporlarda dünyanın birbirine bağlanmış bir ağ içinde yaşadığı, bu ağda sistem hatalarının ortaya çıkmasının beklendiği, bunların başında da dijital dünyada yaşanacak saldırılara, bilgi kirliliğine, diplomasinin çöküşüne, antibiyotiklerin işlevsizleşmesine, yaşanacak salgınlar karşısında dünyanın savunmasız durumda olduğuna dikkat çekiliyordu. Kimse ilgilenmedi ve virüs tüm dünya yönetimsel, politik, ekonomik, sosyolojik ve sistemsel zafiyetler yaşarken çıkıp geldi.

Virüsün Açığa Çıkardığı Kimi Sosyolojik Gerçekler

Virüs hem dünyayı şaşkına çevirip evine kilitledi, hem ekonomileri vurdu hem de yüzleşilmesi gereken pek çok sosyal zafiyeti ortaya çıkarttı. Herkes biran önce tüketim ekonomisine dönme gayretinde lakin insan psikolojisi hasar almış, motivasyon kaybolmuş, belirsizlikler halen giderilememiş durumda. Hal böyleyken her şeyin eskisi gibi olması ihtimaldir ki zaman alacak.

Yaşananlardan ortaya çıkan sosyolojik birikim ve hastalıklara ilişkin görünüme dönmek gerekirse – ki asıl bunun üstünde ciddiyetle yoğunlaşmak gerekiyor – biz şimdilik ortaya çıkan görünümden kimi başlıkları yalnızca buraya bir not olarak düşmekle yetinelim. Şöyle ki:

  1. Dünyanın kimi ülkelerinde olduğu gibi ülkemizde de Yurttaşlık Bilincinin öyle söylendiği gibi gurur duyulacak düzeyde olmadığı çıktı ortaya.
  2. Karantina Ahlakı denilen bir ahlakın, mevcut olmadığı anlaşıldı. Ne var ki hatırlatmakta yarar var, karantina ahlakı, devlete duyulan güven ve devletin adaleti ile ortaya çıkar.
  3. Hemen her konuda yaşanan ahlaki çöküntünün, işler biraz daha kötü giderse, ne büyük bir yıkıma dönüşebilme ihtimali taşıdığı görüldü.
  4. Kolektif Bilinç diye adlandırılan toplumun ortak bilincinin gelişmemiş olduğu, gelişmiş küçük bir azınlığa karşı, gelişmemiş büyük çoğunluğun ülkeleri domine ettiği ortaya çıktı. Kolektif bilinç yerine keskinleşmiş ve körleşmiş bir taraflılığın yerleşikliği görüldü.
  5. Cezaevleri, huzurevleri, çocuk yurtları, engelliler, kronik hastalar, psikolojik desteğe ihtiyaç duyanlar, yaş almış vatandaşlar, hastaneler, postaneler gibi dezavantajlı kişilere ve mekânlara ilişkin ülkemiz dâhil pek çok devlette bir planın olmadığı ortaya çıktı.
  6. Ticarileşme salgınına kapılmışlığın, bireyleri de şirketleri de kurumları da devletleri de nasıl hazırlıksız yakaladığı ve itibarsızlaştırdığına tanık olundu.
  7. Güvensizlik iklimi öylesine yayıldı ki, bu iklimle siyasetin de ticaretin de başa çıkabilmesi çok zor. Güvensizlik salgını, tüm virüs salgınlarından çok daha yok edicidir, önce güvenin onarılması gerekiyor. Bu anlaşıldı.
  8. Devletlerin, öngörebilme ve belirsizlikleri yok edebilme yeteneklerinin körleştiği görüldü.
  9. Sağlıklı ve doğru iletişimin ne büyük bir iş, ne büyük bir üstünlük olduğu ortaya çıktı. İletişim becerisine sahip olanlar ile olmayanların, iletişimi estetik şekliyle yapanlar ve yapamayanların ciddi şekilde ayrıştığı görüldü.
  10. Hesap verirlik ve şeffaflığın ne kadar kıymetli olduğu anlaşıldı.
  11. Adaletsizlikler ve eşitsizliklerin derinleştiği görüldü. Hiç kimse aynı gemide değil, sadece, dile getirmekten utanılıyor.
  12. Salgın, Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinde en alttaki katmanı yeniden hatırlattı herkese.
  13. Başta devlet ve medya olmak üzere hemen her organizasyonun, herkesi tek kategoride değerlendirdiği, herkesi aynıymış gibi gördüğü anlaşıldı.
  14. Kadın liderlerin, erkeklere fark attığı görüldü. Mükemmel yönetme becerileri ve sağlam duruşları ile yeni dönemlerin kadınlar tarafından daha iyi yönetilebileceği umudu yeşerdi.
  15. Uzunca bir süre, eskisi gibi bir uluslararası serbest dolaşımın yapılamayacağı çıktı ortaya.
  16. Kaygılı, endişeli, sosyal teması en aza inmiş toplumlar dönemine geçişin başladığı görüldü.
  17. Yalnızca tüketime ve tüketebilmek için aralıksız çalışma zorunluluğuna ilişkin döngünün çökmek üzere olduğu anlaşıldı.
  18. Tüm ülkelerde devletin, özel sektöre ya da ticarileşmeye terk ettiği alanlara dönme eğiliminin oluştuğu görüldü.
  19. İntikam alışverişi denilen bir tarz çıktı ortaya. Önce Çin’de görülen bu durumun vahşileşmiş kapitalizmin insanlığı ne düzeyde insanlıktan çıkartıp abesle iştigalin zirvesine taşıdığı fark edildi.
  20. Lümpenlerin, cehalette zirveye çıkmışların, çıkmakla kalmayıp büyük bir şımarıklık, saldırganlık ve özgüven içinde olanların ne büyük kitlelere ulaşmış oldukları anlaşıldı.

Bir çırpıda sıralanan bu saptamaları çoğaltmak, her gün yeniden güncellemek mümkün. Gelecek elbette güzelliklere gebedir. Lakin o güzelliğin inşa edilmesi gerekir. Toplumların içinde milyonlarca sosyal savunmasız birey var. Dezavantajlı durumdalar. Öte yandan cehaletin acilen dizginlenmesi gerekiyor. Aksi durumda, mutlu geleceğin inşası da hasar görecek.

Türkiye çok uzun yıllardır aralıksız bir biçimde yoğun acılar yaşamış durumda. Sadece şu son beş altı yılda bile, birçok ülkenin elli yılda yaşamadığı kadar büyük acılar yaşandı. Toplumun görünmeyen ama büyük bir kısmı bir türlü yasını bile tutamıyor, çünkü buna fırsat kalmıyor. Acımasız tüketim ekonomisi bir yandan, değerlerin terkedilmesi öte yandan derken, bir süre sonra toplumun geniş kesimleri abesle iştigal eder hale geliyor ki abesle iştigal, tüm iştigal alanları içinde en kötüsüdür.

Her şeyi devletten bekleyen bir toplum ne kadar yanlış içindeyse, her şeyi toplumdan bekleyen bir devlet de o kadar yanlış içindedir. Toplumun kendi haline bırakılıp aklıselimi bulacağını beklemek için öncelikle o toplumsal yapının çok gelişmiş, kalkınmış ve zafiyetlerinden arınmış olması gerekir. Sürekli ölümle, çatışmayla, gerginlikle, ayrışmayla yaşayan bir toplumun hızlı toparlanma ve ilerleme şansı bulunmaz.

Salgınlardan çok söz edilir dünya tarihinde ama o salgınların hiçbiri bütün bir yerküreyi esir almamıştır. İşte şimdi hem devletlerin tek tek hem de dünyanın ortak olarak bir felaketle başa çıkabilme yöntemlerini, o lafı çok edilen “insanlığın ortak kültürünü” oluşturmaya yönelik niyet ve becerilerini görme zamanıdır.

Yazan: Prof. Dr. Ali Murat Vural, İstanbul Üniversitesi ve Milli Savunma Üniversitesi Öğretim Üyesi

Söyleşide ki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.