Şirketinizin kurucusunun bahsettiği dürüstlük, iş etiğinden farklı bir şey mi?   

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde güven, “korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat” olarak tanımlanmış. Güven, bireyler ve toplum için olduğu gibi, sosyal hayatımızın önemli bir parçası olan şirketler için de oldukça mühim.

İçinde yaşadığımız ekonomik sistemin bir sonucu olarak, şirkete sermaye koyup risk alan hissedar, kendini şirketin tek paydaşı olarak görüp, girdiği riskin karşılığını azami seviyede almaya çalıştı. Oysa bir şirket, çalışanları, müşterileri, tedarikçileri, kredi veren finans kuruluşları olmadan var olabilir mi? Diğer menfaat sahiplerine oranla kendinde daha fazla hak görme yaklaşımının yarattığı karmaşaya, üst yönetimin kendi çıkarları da eklenince ortaya tam bir kaos çıktı.

 

Gözlerin sadece kâr-zarar tablosunun dibindeki rakama dikildiği bir ortamda, kapitalizmin arzulanan formüle edilmiş dengesi bir türlü tutturulamadı. Karar vericiler, derinleşen ilişkiler sonucunda, daha fazla belirsizlik ve çelişki nedeniyle etik çıkmazlar yaşamaya başladı. Karar verirken değerlendirdikleri alternatifleri genellikle daha fazla kâr getirenden yana kullandılar ve doğal olarak toplumsal sorunlar büyüdü. Ardı arkası kesilmeyen şirket skandalları dünyayı sarstı.

 

Şirketlerin kanunlara uymaları, aynı zamanda çalışanlarına, müşterilerine, tedarikçilerine, hatta rakiplerine aldatıcı eylemler yapmadan işlerini yürütmeleri beklenirken, işler hiç de planlandığı gibi gitmedi. Ve bu süreç, bir şirketin ekosistemindeki tüm paydaşlarda “güvensizlik” duygusunu artırdı.

 

Tüm bunlar olurken kimse bir şey yapmadı mı? Tabii ki yaptı. Asgari sorumlu davranış standartlarını ortaya koyan “kanunlar” ardı ardına çıktı, denetim mekanizmaları teknoloji ile hem gelişti hem de arttı, düzenleyiciler ellerini şirketlerin üzerinden çekmedi. Tüm bu uğraşlar kısmen işe de yaradı. Ancak dürüstlük, şeffaflık, adillik, hesap verebilirlik gibi değerler şirketlerde bir türlü istenen seviyeye ulaşamadı.

 

Yukarıda kısaca özetlediğim gelişmeler, iş insanlarının genelde kendilerini dürüst ve haklı görmelerinden olsa gerek, işlerin doğal gidişatında konuşulmaya hiç de gerek duyulmayan “iş etiğini” (ethos) getirdi önümüzü koydu. Hatta bazı paydaşlar, çalıştıkları iş ortaklarına etik davranış kurallarını dayatmaya başladı.

 

Bir süredir sistem, kendi devinimi içinde, yukarıda bahsettiğim bu kaosa çözüm arıyor. Çünkü çıkarılan kanunlar ve denetim mekanizmalarıyla yaratılan güven ortamı, bireysel ve toplumsal huzur için gereken seviyeden oldukça uzak. Eğer bu boşluk tüm toplumu kapsayan evrensel değerlerle kapatılmazsa, başkaları veya başka mekanizmalar sahneye çıkabiliyor.[1] Özellikle içinde yaşadığımız coğrafyada bu boşluğun kimlerce kapatıldığını hepimiz ibretle izliyoruz. Bir hukuk devletine yakışmayan bu eylemler sadece bir zümreye cevap verdiği için, toplumsal huzur bir türlü sağlanamıyor. Sistem sürekli patlak veriyor.

 

Bu sorun üzerinde çalışanlar, iş dünyasında yaşanan güvensizliğin ortadan kalkması için tek çözümün iş etiği olduğunu görüyor. İşte kanıtları:

  • Sıklıkla duyduğumuz “kurumsal yönetim”in odağında, iş etiğinin vazgeçilmez unsurları olan “şeffaflık, hesap verebilirlik, adillik ve sorumluluk” var.
  • İç kontrol sisteminin temeli olan “kontrol ortamı”nın ilk koşulu, “dürüstlük ve iş etiğine bağlılık”.
  • Gelişmiş ekonomilerde, rüşvetle mücadele kanunları teker teker yürürlüğe giriyor ve küresel şirketler aracılığıyla bu kanunların etkisi tüm dünyada hissediliyor.
  • Şirketler, kanunların çözüm üretemediği konularda (hediye ağırlama, çıkar çatışmaları, üçüncü taraflar, kolaylaştırıcı ödemeler, sponsorluk ve bağışlar, siyasi ilişkiler gibi) “Etik ve Uyum Programı” veya “Davranış Kuralları” gibi isimlerle şirket içi politika ve prosedürlerle kendi kurallarını oluşturuyor.

 

Onlarca yıldır yapılan hatalar ve onlardan alınan derslerden süzülüp gelen bu uygulamaları ve yaklaşımları gördükten sonra, şirket hissedarlarının ve yöneticilerinin, “iş etiği”nin içini doldurmadan, bir slogan olarak kullanması veya bu olguyu “lüks” görmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.

 

Türkiye, dünya ekonomisinde ağırlıklı olarak tedarik zincirinin bir parçası. Bu nedenle Türk şirketleri genellikle, iş etiği tecrübesi daha fazla olan ve bu tecrübelerden dersler çıkarmış küresel şirketlerin iş ortakları konumunda bulunuyor. İş etiğine ilişkin yukarıda bahsettiğim gelişmelerden dolayı, küresel şirketlerin, her ülkede olduğu gibi Türkiye’de iş yaparken de, kendi etik ve uyum programlarının getirdiği zorunluluklar nedeniyle, Türk şirketlerinden beklentileri oluyor. Hatta bu beklentiler sözleşmeye de eklenerek bağlayıcılık kazanıyor. Kısaca sistem, küresel ticaretin bir parçası olan Türk şirketlerinden dürüst iş yapmalarını bekliyor, “aksi takdirde bu zincirin bir parçası olamazsın” diyor.

 

Bildiğiniz üzere, Türk şirketlerinin çoğu aile şirketidir. Özellikle bu coğrafyada doğmuş ve büyümüş şirketlerin yeni nesilleri, şirket kurucularını saygı, sevgiyle, en çok da şirketi kurarken ve yeni nesillere devrederken “dürüstlüğe” verdikleri önemle anarlar ve bunun en değerli miras olduğunu söylerler. Buna birçok kez şahit olmuşuzdur. İnternette kısa bir arama sonucunda, Türkiye’nin en önemli holdinglerinden birinin kurucusunun şu sözüyle karşılaştım: “Üstün iş ahlakı ve dürüst çalışma ilkelerine uymak, düsturumuzdur.”

 

Peki, bir soru: Yabancı şirketlerin “Etik ve Uyum Programları” çerçevesinde Türk şirketlerinden beklediği dürüst iş yapma kültürü, şirket kurucularının bahsettiği dürüstlükten farklı olabilir mi?

Makalenin devamı ve daha fazlası için tıklayınız.

Yazar: Fikret Sebilcioğlu
Kaynak: INmagazine 22. Sayı

 

[1] İsmail Orhan Sönmez’in “Fütüvvetnameler ve Ahilik Üzerinden Yeni Bir Etik Bilinç Tasavvuru” adlı makalesinden esinlenilmiştir.

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.