Ortaya çıkan büyük yolsuzluk hikayelerinde hep aklımıza şu soru gelir? Gerçekten bu işten kurtulacaklarını düşünmüşler miydi? Nasıl bu rezaletin ortaya çıkmayacağını zannettiler? Bu kadar aleni bir şekilde yapılan bir suistimalin gizli kalabileceği konusundaki manasız güvenin kaynağı nedir?


Bernard Madoff’u ele alalım. Charles Ponzi’nin başarılı(!) bir mirasçısı sayılabilecek olan Berbard Madoff tarihin en bilinen Hedge Fon yolsuzluklarından birinin baş aktörü olmuştu. New York finans piyasasının tanınmış isimlerinden biri olan Bernard “Bernie” Madoff kendine olan güveni kötüye kullanarak kendi Hedge Fon şirketi için yatırımcılardan yüksek miktarda para toplamıştı. 2008 Ekonomik Krizi Madoff’un şirketinin aslında Ponzi Oyunu (Saadet Zinciri) ile yatırımcıları dolandırdığını ortaya çıkardı. Madoff, 50 yıllık itibarı ile topladığı paraları hedge fonlarda değerlendiriyormuş gibi yaparak aslında bir saadet zinciri kurmuştu. Aslında yatırım yapmıyor ya da risk almıyor tersine yeni gelenlerden aldığı parayı eskilere kâr payı olarak dağıtıyordu. Daha da garibi; bu yolsuzluktan da paçayı kurtaracağını düşünüyordu.

Ünlü kriminolog Donald Cressey’in hapis cezası alan yönetici veya çalışan pozisyonundaki 300 beyaz yakalı suçlu üzerinde yaptığı araştırmada gerçekten de yaptıkları yolsuzluktan “yırtabileceklerini” düşündükleri ortaya çıkmıştı. Cressey’in bulguları (detection theory) algılama teorisi’ni desteklemektedir. Buna göre insanlar herhangi bir şekilde bir kuralı ihlal etmeyi düşündüklerinde eylemlerinin ortaya çıkma riskini hesap ederler. Buna göre yakalanma şansı ne kadar düşük olursa ihlal ihtimali de o kadar artar. Eski bir deyiş gibi insanın yüzü ışıkta, karakteri ise karanlıkta anlaşılır.

Cressey’in ünlü Suistimal Üçgeni sıradan bir kimsenin yolsuzluk yapması için bulunması gereken üç faktörü göstermektedir. Bu üç faktör ise; Baskı, Fırsat ve Rasyonalizasyon olarak sayılabilir. Cressley’e göre yolsuzluğun gerçekleşmesi için suistimalcinin;  gizli ve paylaşılmayan bir probleme, güven ihlali için bir fırsata ve bu davranışı rasyonalize eden bir mantığa ihtiyacı vardır. Bu üç şart yolsuzluk için tek başına yeterli değilken ancak bir arada olurlarsa yolsuzluğu gerçekleşecektir. Beyaz yakalı suçlularının büyük bir çoğunluğu ilk defa suç işleyen kişiler olup, kendilerini talihsiz durumların kurbanı olan sıradan, dürüst insanlar olarak görme eğilimleri bulunmaktadır.

Davranışsal iktisatçı Henry Schneider’in yaptığı gizli sosyal deney; görünürlüğün, yakalanma korkusunun veya şeffaflığın davranışlarını nasıl etkilediğini gösteriyor. Sosyal deneyde; tamir etmeleri için 40 farklı garaja araba götürülüyor. Arabanın 5 belirgin ve acil tamir edilmesi gereken arızası bulunuyor.  Gevşek bir akü kablosu,  azalmış soğutma sıvısı, kırık bir arka far, sızdıran bir egzoz borusu ve yine gevşek bir buji teli. Araba bunun dışında sağlam durumda idi. Araba sahibi bu sorunların hiçbirini bilmiyor gibi davrandı. Sonuç trajik oldu. Garajların dörtte üçünde, acil sorunlar göz ardı edildi. Araba sahibinin gerçeği anlamayacağı düşünülüp bunun yerine tamamen gereksiz tamirlerden ücret alındı. Birçok faturada, hatalı bir marş motoru, batarya, radyatör hortumu, termostat ve su pompası vardı; oysa bunların herhangi bir arızası yoktu.

Bu tür bir sahtekarlığı önleme mekanizması şeffaflık, gözetim ve denetim olarak görülebilir. Çünkü her üçü de sahtekarlar için korkutucu bir son olan yakalanma olasılığını arttırır. Unutulmaması gerekir ki etik veya değil davranışı belirleyen gerçek yakalanma ihtimalinde çok algılanan yakalanma korkusudur. Bir nevi devekuşu gibi insanların “ben görmüyorsam onlar da görmüyor” güveni ile yolsuzluk yapıyor olması trajikomik olsa da “neden yapıyorlar” sorusunun cevaplarından birisi görülmüyor olma algısıdır. Bu açıdan şirketlerin şeffaf bir yapısının olması algılanan ve korkutucu olan yakalanma korkusunu arttırması açısından önemlidir. Eğer insanlar ortalığın gizli saklı şeyler yapmak ve saklamak için çok aydınlık olduğunu düşünürlerse basit bir şekilde bunları yapmazlar.

 

Yazar: Ali Cem Gülmen 

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.