Çevresel, sosyal ve yönetişim (İngilizce: Environmental, Social, and Corporate Governance veya güncel kısaltmasıyla ESG) kriterleri, sosyal ve etik açıdan bilinçli ve genellikle genç yatırımcıların, yatırım yapmayı düşündükleri şirketlerin performansına ilişkin kullandıkları bir dizi standart.

Çevresel kriterler, bir şirketin doğayı korurken nasıl performans gösterdiğini; sosyal kriterler, şirketin çalışanlar, tedarikçiler, müşteriler ve toplumla ilişkilerini nasıl yönettiğini; yönetişim ise şirketin liderliği, yöneticilerin ücretlendirme politikaları, denetim mekanizmaları, risk yönetimi, iç kontroller ve hissedar hakları ile ilgilenir.

ESG kriterleri dikkate alınarak yapılan yatırımlar farklı şekillerde adlandırılabiliyor: sürdürülebilir yatırım (sustainable investing), sorumlu yatırım (responsible investing), etki yatırımı (impact investing) veya sosyal açıdan sorumlu yatırım (socially responsible investing – SRI). Bu tanımlara dikkat ederseniz çok açık göreceğiniz ortak olgu “etik”.

İş dünyası bunu ne kadar isteyerek yapıyor bilemiyorum ancak artık para kazanırken şirketlerin sosyal etki yaratma kaygıları artıyor, daha doğrusu artmak zorunda kalıyor. Çünkü toplumun beklentileri yatırımcılarda dahil tüm menfaat sahiplerini ciddi etkilemeye başladı. Yatırımcılar artık finansal getiri ile sosyal etkiyi belirli bir dengede tutmaya çalışarak yatırımlarını yapmaya çalışıyor.

Aşağıdaki tabloda son yıllarda etik ve uyum dünyasında ortaya çıkan kanunlar ve uygulamalara ilişkin gelişmeleri özetlemeye çalıştım.

Bu yazımın kapsamı çerçevesinde tablodaki gelişmelerin detaylarına girmeyeceğim. Bu tablo ile bir şeylerin küresel bazda değiştiğinin ve iş dünyasının artık somutlaşan bir yönde ilerlediğinin altını çizmek istiyorum. Sadece kanunlara uyumun artık toplumların beklentisini karşılamaya tek başına yetmediği ve kanunların ötesinde (bir anlamda kanunların bitti yerde başlayan) eylemlerin hayata geçtiği bir yönden, yeni bir dönemden bahsediyoruz. Zira iş dünyasında kanunların olmasının dürüst iş yapmayı garanti altında almadığı veya alamadığı ve çok acı tecrübelerin yaşandığı birkaç on yılı hep birlikte yaşadık.

 

Kapitalizmin kalbi Amerika Birleşik Devletleri’nde küresel şirketlerden oluşan Business Roundtable’ın 2019’da şirketlerin amaçlarını yeniden belirleyerek şirketlerin öncelikli olarak hissedarlara menfaat sağlayan bir yapıdan tüm paydaşlara hizmet eden bir noktaya getirmesi bana oldukça manidar geliyor. Üzerinde düşünmeye değer.

 

Toplum ve bireyler, içinde yaşadığı coğrafyada doğru olanı yapmayı odağına alan, insan haklarına saygılı, yaptığı mal veya hizmet üretiminde çevrenin korunmasına özen gösteren, paydaşları ve iş ortakları ile adil bir ilişki kuran ve kurumun iyi yönetilmesini sağlayacak mekanizmaları kuran şirketler ve şirket yöneticileri talep ediyor. Bu talep artık bir slogan değil. Bu beklenti doğal olarak yatırımcıları da etkiliyor ve geleneksel yatırımcı reflekslerinin ötesinde finansal verilerle yetinmeyen, şirketlerin değerlendirilmesinde finansal olmayan göstergelerin de dikkate alındığı bir yaklaşım somutlaşıyor.

 

Dünya’da etik ve sorumlu iş yapma kültürüne ilişkin bu yoğun gelişmeler olurken, dünya tedarik zincirinin önemli bir parçası olan Türkiye’nin durumu nedir?

 

Türkiye’ye ilişkin canımızı sıkan ancak yüzleşmek zorunda olduğumuz bir gerçeklikle başlayalım. Türkiye’de yolsuzluk algısı, tıpkı kanserli bir hücre gibi bir süredir sinsice yayıldı. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün kamuda yolsuzluk algısını ölçen her yıl yayımladığı Yolsuzluk Algı Endeksi’ne göre, 2008 yılında 180 ülke içinde 58’inci sırada olan Türkiye, 2021 yılında 38 sıra gerileyerek 96’ıncı sırada yer aldı. 1’inci sırada Yeni Zelanda, Danimarka ve Finlandiya’nın, son sırada Güney Sudan’ın olduğu bir endeksten bahsediyoruz. Türkiye son yıllarda 180 ülke içinde yolsuzluk algısı en fazla kötüleşen birkaç ülkeden biri. Endeksteki son durumumuz artık Türkiye’nin yolsuzluk algısı açısından “yüksek riskli” bir ülke olduğunu tescilledi.

 

Diğer bir gerçeklik ise hukukun üstünlüğü. The World Justice Project (WJP) tarafından her sene yayımlanan Hukukun Üstünlüğü Endeksi, devlet yetkililerinin üzerinde kısıtlamalar, yolsuzlukla mücadele, şeffaflık, temel haklar, kişilerin can ve mal güvenliği, hukuki ve idari düzenlemelerin uygulanması ve vatandaşların adalete erişebilirliği başlıklarını ele alıyor. Türkiye 2021 endeksine göre 139 ülke arasında 117’inci sırada yer aldı. 2020 yılında 107’inci sırada yer alan Türkiye bir yıl içinde 10 sıra birden geriledi. Endeksteki durum Türkiye’nin hukukun üstünlüğüne ilişkin önemli bir problemi olduğunu gösteriyor.

 

Türkiye’nin dünya liginde ne yazık ki oldukça kötü durumda olduğunu gösteren daha farklı endeksler de var. Ancak konumuz çerçevesinde özellikle bu iki endeksteki durumun Türk şirketleri tarafından yüzleşilmesi ve acil olarak önlem alınması gereken konular olduğunu düşünüyorum.

 

Türkiye enerjide dışarıya bağımlı bir ülke, enerji almak için dövize ihtiyacı var. İhtiyaç duyulan döviz ağırlıklı olarak yıllık yaklaşık 225 milyar ABD Doları seviyelerinde olan ihracat ve turizmden karşılanıyor. İhracatın yaklaşık yarısı AB topluluğuna yapılıyor. Toplam ihracatın yaklaşık %10’u tek başına Almanya, %15’i ise ABD ve Birleşik Krallık. Kısaca ekonominin çarklarının dönebilmesi için ihracatın artarak devam etmesi şart.

 

ABD ve Birleşik Krallık’ın rüşvetle mücadele kanunları var ve bu sınır ötesi kanunlar her geçen daha yoğun uygulanıyor. Almanya 2021 yılında odağına insan haklarını alan Tedarik Zinciri Kanunu’nu yasalaştırdı ve 2023’den itibaren uygulanmaya başlayacak. Diğer Avrupa ülkeleri de Almanya’yı bu konuda izleyecek. Avrupa Yeşil Mutabakatı etkisini gösterirken, ESG çerçevesinde gelişen yatırımcı etiğinin etkisi her geçen gün artıyor.

 

Yukarıda belirttiğim üzere Türkiye dünya tedarik zincirinin önemli bir halkası. Artan ihracatı ve ithalatı, uluslararası iş ortaklıkları, Türk şirketlerinin küresel piyasalarda kendilerini göstermeleri bunun en önemli belirtileri. Bu gelişmeler doğal olarak küresel piyasaların bir parçası olmak isteyen Türk şirketlerinin yukarıda bahsi geçen ve odağında “etik” olan gelişmelere entegrasyonunu zorunlu kılıyor.

 

Bu gelişmelerin farkında olan Türk şirketleri doğal olarak kendi plan ve programlarını yapıyor olabilir. Ancak sorulması gereken çok önemli bir soru geliyor aklıma: Şirketlerin münferit gayretleri ile bu gelişmelere cevap verilebilir mi?

 

Daha fazla kanuna değil, daha fazla dürüstlüğe ve sorumlu iş yapmaya ihtiyaç duyulan bu yeni dönemde bence Türkiye’nin ve Türk şirketlerinin acil farkındalığa ve kolektif eyleme ihtiyacı var.

Çünkü zaman daralıyor.

 

Yazı: Fikret Sebilcioğlu
Kaynak: INmagazine 25. Sayı
INmagazine diğer sayıları için: INmagazine
Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.