“Son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra. Ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız”
Marlo Morgan

 

Kaz dağları bölgesi, Türkiye’nin cennet köşelerinden biri. Ormanları, eşsiz ekosistemi, endemik bitki örtüsü ve etkileyici faunası ile Türkiye’nin ve Dünya’nın doğa harikası. Bize  dedelerimizden kalan bir mirastan öte çocuklarımıza bırakmamız gereken ender görülen bir emanet. Son günlerde ise ülkemizin bu cennet köşesi, Kirazlı bölgesinde yapılması planlanan altın ve gümüş madeni yüzünden büyük bir tartışmanın konusu oluyor.

 

Kısaca olayları özet geçmek istersek; sorun Kanadalı Alamos Gold maden şirketinin Çanakkale Kirazlı bölgesinde altın ve gümüş madeni açmak için gerekli izinleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan alması ile başladı. Daha sonra madenin inşaatı için yapılan ağaç kesimleri ve kazılar bölgede büyük tepki çekip kamuoyunun gündemine oturdu. Maden sahasının yakınındaysa projeye karşı direniş için 26 Temmuz’da başlatılan nöbet eylemi başladı.Su ve Vicdan Nöbeti’ne katılanların sayısı her geçen gün artarken konu, ülke kamuoyunun da iyiden iyiye dikkatini çekti. Şirket, maden sahasının çevreye zararının en az düzeyde olduğu konusunda ısrar ederken, çevre gönüllüleri maden çalışmaları sonrası bölgenin ekosisteminde meydana gelecek olan zararların geri dönülmez derecede büyük olacağını iddia ediyorlar.

 

Kanada ve Meksika’da çeşitli madenleri üretime geçmiş olan Alamos Gold, Kanada menşeili bir şirket. Şirket, Türkiye’deki faaliyetlerini iştiraki olan, yüzde 100 sahibi olduğu Doğu Biga Madencilik üzerinden faaliyet gösteriyor.  Proje Çanakkale Merkez (26km) ile Çan ilçesi arasında kalan bir bölgede yürütülüyor.  Şirket proje ile 2020 yılında üretime geçmeyi ve beş yıllık süreç boyunca açık ocak işletmeciliği ile 514 bin ons altın ve 3.5 milyon ons gümüş üretmeyi planlıyor.

Alamos Gold’un sitesi de incelendiği zaman şirketin özellikle ön plana çıkardığı politikasının “düşük maliyetli üretim” olduğu görülüyor. Şirketin internet sayfasında Alamos Gold’un hedefleri olarak “düşük maliyetli üretim, finansal performans ve hissedarlara değer sağlamada liderlikten” bahsediliyor.

 

Özellikle hissedarlarına Türkiye’de yürüteceği çalışmaları anlatırken kullandığı dilin de bu doğrultuda olduğu gözleniyor. Şirketin sitesinde Kaz Dağları’ndaki proje için şu ifadeler kullanılıyor: “Türkiye’deki Kirazlı Altın Projemiz düşük maliyetli ama kısa vadeli önemli bir üretim artışını ifade ediyor. Düşük sermayesi ve işletme maliyetleri ile Kirazlı, herhangi bir altın projeleri arasında en büyük getiriyi getirecek projelerden biri olarak görülebilir” Yine şirketin CEO’su John McCluskey’un Bloomber kanalında yaptığı açıklamalarda bu konu gündeme geliyor ve düşük maliyet yüksek kazanç konusunda hissedarlara güvence veriliyor.

 

Hukuki duruma gelince, proje ÇED olumlu kararına karşı açılan dava sürerken, Çanakkale Valiliği tarafından şirkete gayrı sıhhi müessese izni verilince şirket, proje alanında çalışmalarına başlıyor. Işte ipler de bu noktadan sonra geriliyor.

Projeye karşı çıkanlar bir çok farklı çevreye duyarlı itirazlarda bulunuyorlar. İtirazlardan biri öncelikle Çanakkale’nin tek içme suyu kaynağı ve tarımsal sulama için de kullanılan Atikhisar Barajı’na siyanür ile yapılan açık ocak işletmeciliği ile zarar verme riski. Bu aslında bölgede geri dönülemez bir çevre felaketi meydana gelme riskini de beraberinde getiriyor.  Bölgenin neredeyse yüzde 50’si ormanlarla kaplı olması ülkemizdeki bir çok endemik bitkiye ev sahipliği etmesi ve ormanlardaki canlı hayatın aktifliği riskin sonuçları açısından büyük önem taşıyor.  Şirket ise bu riskleri reddetmese de projenin tüm uluslararası standartlara sahip olduğunu ve tüm yasal yükümlülükleri de yerine getirdiklerini söylüyor. Böyle bir zararın olmayacağını iddia eden şirket daha sonra başka ülkelerde aldığı Çevre Koruma Ödüllerini örnek gösteriyor.

 

Fakat bu söylemler yaşanan orman katliamı sonrası tamamen havada kalıyor. Şirket ÇED alanı içerisinde ünitelerin kurulacakları alanlarda kesilmesi öngörülen ağaç sayısı 45 bin 650 adet olarak hesaplandığı söylerken Türkiye’nin önde gelen çevre örgütlerinde TEMA Vakfı uydu görüntüleri üzerinden yaptığı incelemelerle maden sahası ve yol bağlantılarında 195 bin ağaç kesildiğini savunuyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ise alanda kesilen ağaç sayısının 13 bin 400 olduğunu belirtiyor.

 

Çanakkale Kent Konseyi yörede 40’a yakın maden projesinin olduğunu, Kirazlı’daki mücadelenin diğer projelerin de önüne geçmek adına çok önemli olduğunu belirtirken Projenin ÇED olumlu kararının iptaline karşı Çanakkale Belediyesi ile Kaz Dağı ve Madra Dağı Belediyeler Birliği tarafından açılan dava devam ediyor.

 

Fakat rakamlardan ve tartışmalardan öte ağaç kesimleri sonrası bölgenin aldığı hal, insan doğa mücadelesinin ne ölçüde çirkinleşebileceğinin bir göstergesi gibi karşımıza çıkıyor. İstatistiklerden ve mevzuat kavgasından ayrı olarak karşımızda yok olmuş ve bir nevi çöle dönüşmeye başlamış bir ormanlık saha çıkıyor.  Binlerce ağacın katledildiği ve ekosistemin zarar gördüğü bir görüntü çevre duyarlılığı olan herkesin yüreğini sızlatıyor.  20 bin ton siyanürün kullanılacağı böyle bir proje için “Gerçekten o altınlar için bu güzelliklere kıymaya değer mi?” sorusu gündeme geliyor. “Böyle bir güzelliğin, vatanın cennet bir parçasının belki de geri dönülemez olarak zarar görmesi herhangi bir maddi bir bedel ile tazmin edilebilir mi?” sorusuna cevap aranıyor.

 

Daha da ötesinde etik ve uyum konuları ile ilgili değişik soruların da tartışılması gerekiyor. Alamos Gold’un internet sayfasında gerek iş etiği kodunu, gerek sürdürülebilirlik raporlarını gerek ise bir çok sosyal sorumluluk projesini bulabiliyoruz. Bunların herşeyin çok güzel resmedildiği ve uzmanlarca hazırlanmış belgeler olduğu anlaşılıyor. Özellikle sosyal sorumluluk projeleri bir soruyu akla getiriyor. Kirazlı’da yapılmış olan bir sağlık tesisi binlerce ağacın kesilmesi ile sonuçlanacak ve onbinlerce ton zehirin doğaya karıştığı bir projenin aklanması için yeterli olabilir mi? Acaba bu tür faaliyetleri bir göz boyama bir illüzyon olarak alabilir miyiz? Bir çok endemik türün yok olma riskinin olduğu böyle bir proje için bölgede sosyal sorumluluk faaliyetleri yapmak iş etiğinin neresine denk düşüyor?

 

Yine etik ve uyum konuları ile ilgilenenler için ilginç bir tartışma konusu da şirket hissedarlarının durumu. Sonuç olarak şirketler toplumun ihtiyaçlarını karşılanması suretiyle hissedarlarının para kazanması amacıyla kurulan; belli mal ve hizmetler üreten ekonomik varlıklardır. Fakat kar amacı güderken etik ve hukuk dışı davranışlara da sapmamaları gerekmektedir. Hissedarların da kazanç peşinde koşması anlaşılabilir. Fakat bu kazancın kaynağı konusunda hissedarların da şirketleri yönlendirmesi gerekmiyor mu? Şirketin de hissedarlarına karşı sorumluluğu kadar dünyaya, çevreye, topluma karşı bir sorumluluğu yok mu? Altın ve gümüş madeni ile ilgili bir faaliyette bir çevre felaketi riski var ise hissedarların da bu durumu sorgulaması gerekmiyor mu? Yoksa amaç ne olur olsun kazanmak mı? Hukuk cevaz verse bile binlerce ağacın kesileceği bir süreci reddetmek için insanın vicdanın dinlemesi gerekmez mi? Benzer şekilde Kanadalıların kendi ülkelerinde doğan bir şirkete dünyanın başka bölgelerine zarar verip vermemesi konusunda sorular sorması gerekmiyor mu? İşte tam burada iş etiği karşımıza çıkmıyor mu?

 

Yine şirketin etik kodunu incelersek sitesinde türkçesi de bulunan “İş Ahlakı ve Etik Kuralları” olarak adlandırılan metin 13 sayfadan oluşuyor. İlk maddesi ise şirketin “dürüst ve etik bir şekilde hareket etmeyi taahhüt ettiğini belirtiyor”. Gayet anlaşılabilir ve ayrıntılı yazılmış metin, birçok etik kodu olmayan şirket için çok iyi bir iyi uygulama örneği olabilir.  Fakat etik kod bile şirketi kazanç ile etik arasındaki mücadelesinde korumaya yetmiyor gibi gözüküyor. Orman alanların yok olması, suların kirlenmesi ve doğal hayatın zarar görmesi risklerini taşıyan bir proje sırf maliyeti düşük diye etik sorunlar görmezden gelinebiliyor. Ülke ve bölge halkının seslerine kulak tıkanıyor. Bu durum aslında etik kodlarının şirketin kültürü haline gelmediği ve içselleşmediği zaman sadece boş bir metinden ibaret olduğunu bir göstergesi olabilir mi?

 

Aslında genel olarak buradaki tartışma somut olayda kısmen hukuki sorunlar bile olsa da etik ve hukuk arasındaki farkı da bize gösteriyor. Buradaki tartışmalar her hukuka uygun faaliyetin etik de olduğuna dair görüşü geçersiz hale geliyor. Fotoğraflarda açık olarak görülen ağaç katliamları, bölgeyi sürdürülebilir(!) şekilde etkileme riski olan siyanür kullanımı ve genel olarak Çanakkale ve Türk halkının itirazları hukukun arkasına saklanan gerekçelerle göz ardı ediliyor. Oysa ki şirket iş etiğinin temel ilkelerine daha fazla saygı gösterse belki de şu an yaşanan tartışmaların veya gelecekte meydana gelebilecek trajedilerin önünü alabilecekken bu yolu seçmiyor ve sadece kazançları için bu gerçeği göz ardı etmeyi tercih edebiliyorlar. Oysa unutulmaması gerekir ki etik itibarı oluşturur ve itibar da uzun vadede sürdürülebilir kazancı sağlar. Belki de söz konusu şirketin anlı şanlı yöneticilerine Gandhi’nin şu sözünü hatırlatmakta fayda var: “Dünya, herkesi doyuracak kadar kaynağa sahiptir. Ama herkesin açgözlülüğünü doyuracak kadarına değil”.

 

Yazar: Ali Cem Gülmen

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.