Gelin şöyle bir hapishane düşünelim. Hapishane tek odalı hücrelerden oluşan çok katlı bir halka şeklinde olsun. Her hücre bu halkaya mutlaka baksın ve iç kısmı açık olsun. Halkanın dış cephe duvarlarında birer pencere olsun. Halkanın ortasında da mahkumlar tarafından görülmesi imkansız bir şekilde konumlandırılmış gardiyanların veya gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi bulunsun.

Hapishanenin temelindeki ilke, kim tarafından ve ne zaman izlendiklerini bilmeyen mahkumların her zaman izlendiklerini düşünerek davranmalarını sağlamaktır. Böylece kendi kendilerine davranışlarını düzenlemeleri ve kurallara uymaları sağlanmış olacaktır.  Hapishanenin merkezindeki gözetmen kulesindeki gardiyanlar asla görülemeyecek oldukları için aslında bir süre sonra görev başında bile olmak zorunda kalmayacaklardır.  Fakat yapılan her türlü kural ihlallerinin ceza getireceğini bilen ama ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahkumun artık her zaman izleniyor gibi davranmaktan başka çaresi olmayacaktır. En ufak hatası görülecek, kendisi de ceza alabilecektir. Böylece mahkum artık kendi kendisini kontrol etmek zorunda kalacaktır. Belki de bir süre sonra hiçbir gardiyana ihtiyaç kalmayacaktır.

kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Panoptikon

İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarladığı ve Panoptikon adını verdiği bu tür bir mimari tasarımın ana amacı aslında kısaca herhangi bir kurumun tüm (pan) üyelerinin gözetlenip, “izlenmediklerini” anlamamalarını sağlayıp gözlenmelerini (opticon) sağlamak olarak görülebilir. Her ne kadar Bentham bu tür bir tasarımı hastane, okul, sanatoryum vb kurumlar için de uygulanabilir olarak tasarlasa da genel olarak “panoptikon” terimiyle ifade edilen çoğu zaman hapishane olmuştur. Bentham’a göre böyle bir hapishanede toplu firar, karşılıklı kötü etkiler, hastalık veya şiddet riski yoktu. Eğer böyle bir okul var ise kopya, gürültü, serserilik vb şeyler de olmayacaktı.

Bentham, Panoptikon’u “bir üst aklın, gücü elde etmesinin yeni bir modeli” olarak ifade etmişti.

Daha sonra panoptikon kavramı bir metafor olarak modern toplumu gözlemlemek ve normalleştirmek için uygulanan bir trend olarak, Fransız filozof Michel Foucault tarafından da kullanıldı. Foucault’ya göre Panoptikon modeli, özneleri bireyselleştirerek ve sürekli olarak görünür hale sokarak, kurumun verimliliğini en üst düzeye çıkaracaktır. Ayrıca hiç kimsenin gözlem yapmadığı  durumlarda bile, bu iç kontrol mekanizmasını doğuracaktır.  Foucault’nun panoptikonizm anlayışına göre eğer bu tür kontrol mekanizmaları sınırlı bir şekilde kullanılırsa kurumun zorlayıcı bir güç sergilemesine ihtiyaç kalmayacaktır.

Her ne kadar hapishane metaforu kulağa sevimsiz gelse de panoptikon modelini etik ve uyum programları için de düşünebiliriz. Etkin bir etik ve uyum programının en önemli unsurlarından biri de programın takibi ve denetimidir. Programın sistematik bir şekilde denetimi başarı için olmazsa olmazlardandır. Programın takip ve denetiminin yeterli olmaması etik ve uyum programının başarısına gölge düşürecektir. Program, çalışanların etik ve uyum ihlallerinin mutlaka izlendiğine ve cezalandırıldığına inanmaları ölçüsünde başarılı olacaktır. Herhangi bir ihlal görüldüğü zaman hızlıca uygun tedbirler alınması ve ihlal edenlere karşı etik ve uyum programına uygun olarak ceza verilmesi gerekmektedir. Bu, gelecekte oluşacak ihlaller için de bir bariyer olacaktır. Tıpkı Panoptikon binası gibi tüm çalışanların her zaman etik ve uyum programı açısından izlendiklerini bilmeleri gerekir. Etik ve uyum yöneticisi böyle bir panoptikon etik ve uyum programı sayesinde tek başına gözlem kulesinde bütün bir sistemi kontrol edebilecektir. Böyle bir anlayışın doğması ise çalışanların bir süre sonra kurallara kendiliğinden uymalarını sağlayacaktır. Artık gözler üzerinde olmasa bile çalışanlar bir şirket kültürü olarak etik ve uyum ihlallerinden kaçınacaklardır. Programın boşluklarını bulmaktan kaçınacak ve kendi öz denetimlerini yerine getireceklerdir. Kurum içindeki şeffaflık öz denetim duygusunu ortaya çıkarmak açısından oldukça önem kazanmaktadır.

Özellikle Foucault’un panoptikonizm anlayışı , insan topluluklarının ustaca düzenlenmiş ve çoğu zaman görülmeyen şekillerde  sistematik olarak takip edilmesi ile ilgilidir. Özellikle günümüzde dijitalleşen dünyamız bize bu tür bir anlayış için oldukça önemli imkanlar sunmaktadır.

Fakat burada bir soru akla gelmektedir. Bu gözlemin sınırı ne olacaktır? Sonuç olarak en önemli distopik kitaplardan biri olan George Orwell’in 1984 kitabında böyle bir panoptikon anlayışın geldiği en ileri nokta resmedilmektedir. Her zaman gözlemlenen ve bu yüzden büyük bir baskı altında kalan insanların yaşayabileceği trajediyi anlatan kitapta şeffaflık ile mahremiyet ilişkisi de irdelenmektedir. Bir kurum içinde çalışanların böyle bir baskı altında kalmalarının etkileri ne olacaktır?

Böyle bir devamlı gözlemin vardığı nokta ise sonsuz bir baskı altında çalışanlar olacaktır. Bu durum hatalara sebep olacak veya hataların gizlenme çabasıyla etik dışı yollara sapılacaktır.  Psikolog Tal Katz-Navon’un yürüttüğü bir araştırmada İsrail’in değişik hastanelerindeki 47 departmandaki kural yoğunluğuna göre meydana gelen hatalar incelenmişti. Peki araştırmacılar ne bulmuşlardı? Daha az kural ile yönetilen departmanlarda yılda 13 vaka meydana gelmekteydi. Daha fazla departman içi kural olanlarda ise bu oran 9’a kadar iniyordu. Fakat araştırmacılar çok daha derine inince farklı bir durum ile karşılaştılar. Eğer kurallar çok fazlalaşıyorsa bu sefer vakalar azalmıyor hatta tersine artarak sayıları 21’e kadar ulaşıyordu. Kurallar ve vakalar arasındaki ilişki doğrusal değil eğriseldir.

İşte tam da bu yüzden belki etik ve uyum programlarının da aynı şekilde bireyin mahremiyetine saygı duyan bir şeffaflığa sahip olmaları gerekmektedir. Bireyin her türlü zafiyetine rağmen iradesinde özgür olması fakat yine de görünmeyen bir göz tarafından da izlenebileceğini bilmesi gerekmektedir. Böyle bir etik ve uyum programı oluşturması ise şirketin, sektörün, çalışanların ve üzerinde yaşanılan coğrafyanın çok iyi analiz edilmesine ve risk analizlerinin bu eldeki verilere göre yapılmasına bağlıdır.


Ali Cem Gülmen, TEİD Araştırma Direktörü

Makalelerdeki görüş ve yorumlar yazar veya yazarlara ait olup , Etik ve İtibar Derneği’nin konu ile ilgili düşüncelerini yansıtmamaktadır.